1. Bir uzmana danışın. Size uygun bir diyet listesi versin.
2. Kan ve idrar tahlili yaptırın.
3. Bunları bir doktora gösterin. Diyetiniz size bol miktarda yumurta yada et önerebilir, ancak belkide kolestrol seviyeniz buna uygun değildir.
4. Kendinizi doğru motive edin.
5. Çevrenizden gelecek eleştirilere kulak asmayın. Diyeti bozduğunuz zaman suçluluk duygusu ile hareket edip, tamamıyla bırakmayın. Ertesi gün tekrar başlayın.
6. Alışkanlıklarınızı gözden geçirin ve size uygun olan bir beslenme modelini seçin. Geçirmiş olduğunuz hastalıklardan, yemek yeme saatinize kadar herşey diyetinizi etkiliyebilir.
7. Eğer imkanınız var ise bir spor salonuna üye olun ve egzersize zaman ayırın. Enerji tüketiminizi ne kadar çoğaltırsanız, kilolarınızda okadar çabuk gidecektir.
BİR HAFTADA KAÇ KİLO VERMELİYİM?
Normalde haftada 1,ila 1,5 kg verebilirsiniz.İlk birkaç hafta bu oranların üzerine çıkmanızda mümkündür. Ancak bu yağ değil, su kaybıdır. Eğer haftada düzenli olarak 2kg'dan fazlasını veriyorsanız yağ ile beraber kas dokusundan da kayıplarınız oluyor demektir. Dikkatli olun sağlığınıza zarar verebilirsiniz.
Yavaş yavaş verilen kiloların geri dönüşüde o kadar yavaş olur. Önemli olan seçtiğiniz beslenme modelinin size uygun olmasıdır.
Haftada 1kg'dan fazlasını vermeye çalışmayın. Vücudunuz nasıl yağ oranını yavaş arttırıyorsa sizde aynı şekilde yapın. Bir ayda alınmayan kiloların bir ayda verilmesi de mümkün değildir.
YAĞ YAKMA MAKİNASI OLUN
Sakın öğün atlamayın. Küçük porsiyonlar halinde azar azar yeyin. Kaslar, vücuttaki yağların yakıldığı motor gibidir. Spor yapma alışkanlığınız olmasa bile, elinizden geleni yapın ve bu alışkanlığı kazanın. Hiç olmazsa fırsat buldukça yürüyün.
Hedefinizi aşama aşama belirleyin. Hedefleriniz belirgin ve ulaşılabilir olmalı.. Belirlediğiniz hedefleri eşinize, dostunuza söyleyin. Her aşamanın sonunda kendinizi ödüllendirin.
Esnek bir diyete uymak katı, lezzetsiz ve size kısa sürede çok kilo kaybettirmeyi vadeden bir diyetten daha iyidir. Kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak diyorum ki; Sizin cevap vermeniz gereken sinyaller, midenizin guruldadığı ve açlık hisettiğiniz zamanlardır. İştah açıcı, güzel ve cazip yemek kokuları aldığınızda, kendinizi yalnız hissettiğinizde veya üzgün olduğunuzda yedikleriniz doğrudan doğruya gıda ihtiyacınızın cevabı değildir..
Mümkün olduğunca kendiniz için doğru olanı seçmeye çalışın. Yemek yemeyi seven bir kişiyseniz (benim gibi), çok düşük kalorili ve kısa süreli diyetleri uygularken zorlanabilirsiniz. Yapmanız gereken dengeli bir beslenme planı çerçevesinde yediklerinizi azaltmaktır. Eğer başaramam diyorsanız bir zayıflama merkezine üye olarak sizinle aynı durumdaki kişilerle bir arada zayıflamayı deneyebilirsiniz.
Unutmayın,vücudunuz en büyük sermayenizdir. Ona çok pahalı bir araba gibi iyi bakın.
Allah'ın Resulü cinsel hayatla ilgili farzlar ve haramları mümin erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı öğretiyordu. Fakat cemaat namazına erkekler yanısıra kadınlar da katıldığı için müşterek öğretimde bulunduğu zamanlar da oluyordu.
Şu hadîsi müşterek öğretime bir misal olarak verebiliriz: Yezîd kızı Esma (r.anha) bizzat şahit olduğu olayı şöyle anlatıyor.
(Bir namaz sonrasıydı.) Çevresinde erkekler ve kadınlar (ayrı ayrı) oturuyorken Allah'ın Resulü (suali içeren bir üslupla) şöyle buyurdu: -Galiba (içinizde) karısı ile yaptıklarını açıklayan erkeklerle, kocası ile yaptıklarını anlatan kadınlar var?
Topluluktan bir cevap çıkmayınca şöyle dedim: - Evet, var Ya Resülallah! Allah'a yemin ederim ki erkekler de bu şekilde konuşuyorlar. Kadınlar da böyle laflar ediyorlar.
(Benim bu açıklamam üzerine) Allah'ın Resulü şu talimatı verdi: -Cinsel hayatınızı açığa vururcasına konuşmayınız. Bu şekilde konuşan erkek ve kadın, erkeği dişisine raslayan ve insanlar kendilerine bakıp dururken erkeği dişisinin işini bitiren erkek ve dişi şeytan gibidir." (Ebü Davud, Nikah: 49) Kadınlar da Cinsel Konularda Bilmediklerini Hz. Peygambere Sorarlardı: Ümmü Süleym Hz. Peygamberin eşlerinden Ümmü Seleme'nin (r.a.) komşusuydu. (Zaman zaman) O'nu ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerinden birinde Allah'ın Resulü çıkagelince O'na sordu: -Ya Resülallah! Rüyasında kocasının (veya bir başka erkeğin) kendisiyle cinsî münasebette bulunduğunu gören kadının yıkanması gerekir mi? Ne buyurursunuz?
(Böylesine bir sualin sorulmuş olması utandırmış olacak ki) Hz. Ümmü Seleme, Ümmü Süleym'e yönelerek şöylece serzenişte bulundu:
-Allah iyiliğini versin. Baltayı taşa vurdun Ya Ümmü Süleym! Allah'ın Resülü'nün huzurunda kadınları küçük düşürdün.
-Şüphesiz ki Allah gerçeği bildirip emretmekten utanmaz (ve utanılmasını da emir buyurmaz.) Bizim kesin olarak bilmediğimiz hususları Allah'ın Resulü'ne sormamız o hususlarda (gerçekleri) görmez-bilmez bir körlük içinde olmamızdan daha hayırlıdır.
(Ümmü Süleym'in sualinin ve gerekçesinin doğruluğunu onaylamak için) Allah'ın Resulü: "Allah asıl senin iyiliğini versin. Çıkmaza giren sensin Ya Ümmü Seleme!" dedi ve sualin cevabı olarak da şöyle buyurdu:
"Evet Ya Ümmü Süleym! Rüyalanan kadının menisi geldiğinde yıkanması gerekir." (Ahmet b. Hanbel, Müsned: 6/377.) Gusül abdestinin farz olması için kadının rüyada ilişkide bulunmuş ve boşalmış olması lazımdır.
Cinselliği Korumak ve Kullanmak da İbadettir.
İnsanlarda cinsel organları, tatmin edilmek istenen cinsel arzuları yaratan ve üreme görevini yükleyen Allah'tır. O'nun yarattığı cinselliğe saygı duyarak ve O'nun koyduğu yasalar içinde evlilik yoluyla cinsel organları kullanarak tatmine ve üremeye yönelmek Allah'ın yarattığını ve yüklediği görevleri korumaktır.
Allah'ın ve Peygamberinin emirlerini uygulayarak evlenmek ve böylece cinsel hayatı başlatıp sürdürmekte ibadettir.
Ameller Niyetlere Göredir.
İnsanın niyeti halis, Allah'ın ve Resulünün emirlerine uygun olursa her işi aslında ibadettir. Helal rızık için çalışmak, nefsi ve nesli korumak için evlenmek ve daha nice günlük hayatımızdaki işler niyetlerimize göre ibadet olabilmektedir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ameller ancak niyetlere göredir. Ve ancak her kişiye niyet ettiği vardır. O halde kimin hicreti Allah'a ve Rasülüne ise, onun hicreti Allah'a ve Rasulünedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadına ise, onun da hicreti hicret ettiği şeyedir." (Buhari, iman:41, Nikah:5. Müslim, İmaret: 153. Ebu Davud, Talak:11. Tirmizi, Fazail-i Cihad: 16).
Amellerimizin niyetimize göre ibadet olduğuna en güzel delil yine Fahr-i Kainat Efendimizin bir hadis-i şerifidir.
Cinsel Haramlardan Korunmak İçin Eşle Cinsel İlişki İbadettir Ve Sadakadır.
Sahabî Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor. Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: -"Sübhanellah" şeklinde her bir tesbihde, "Elhamdülillah" şeklindeki her bir hamdde, "Allahü Ekber" şeklindeki her bir tekbirde, "la ilahe illellah" şeklindeki her bir tehlilde, her bir Hakk'a çağırmada ve her bir batıl'dan sakındırmada sadaka sevabı vardır.
(Hatta) sizden birinizin eşi ile cinsî münasebette bulunmasında bile sadaka (sevabı) vardır. Ashab-ı Kiram (hayret ve de merakla) sordular:
Ya Resülallah! Bizden biri cinsel arzularını tatmin eder de bu sebeple ona nasıl sevap verilir
Dünya işçi sınıfının birlik-dayanışma ve mücadele günü Türkiye ve … ‘da her zaman yasaktı. Hakim sınıflar zaman zaman "kır bayramı" yaptılarsa da bu da sökmeyince kan ve barutla işçi yürüyüşlerini bastırdılar. Tüm baskılara karşın 1 Mayıs'lar bizde de yaşandı.
1906'da ilk 1 Mayıs kutlamaları yapıldı. Değişik uluslardan işçilerin ilk birlikte kutlaması olması açısından bu kutlama çok önemliydi. 1909-10-11 1 Mayıs'larında İstanbul, Üsküp ve Selanik'te 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlandı. 1922 ve 1923'de ilk kez 1 Mayıs gerçek anlamı ve içeriğiyle kutlandı. İstanbul-Ankara-Adapazarı, Mersin ve İzmir'de emperyalist işgalcilere ve yerli uşak burjuvaziye karşı mücadeleye dönüştürüldü. 1924'de 8 saatlik çalışma günü şiarıyla çeşitli şehir ve işyerleri işçileri, 1 Mayıs'I -işçi bayramını kutladılar. 1925'de 1 Mayıs'ı hedefinden saptırmak için Kemalistler bir yasa çıkararak "Bahar Bayramı" ilan ettiler. Bundan sonra Kemalizm her türlü baskı yöntemini uygulayarak, işçilerin işyeri ve yürüyüşlerine saldırarak 1 Mayıs'I yasaklamaya çalıştılar.
1960'lardan itibaren işçi sınıfının mücadelesinde önemli gelişmeler oldu. 1970'lerde daha da ileri boyutlara vardı. 15-16 Haziran işçi hareketinden sonra, işçi sınıfı "22 Temmuz Sahte İşçi Bayramı"nı bir tarafa atarak kendi bayramını talep etmeye başladı. 1976'da ilk büyük işçi yürüyüşü Taksim'de gerçekleşti. 1 yıl sonra yeniden işçiler Taksim'e yürüdüler. Bu kez DİSK önderlerinin ihaneti sonucu, Türk polisi bir provokasyon yaratarak 36 emekçiyi katlettiler. 77 katliamı 1 Mayıs'ın kutlanmasını engelleyemedi. 78'de 1 Mayıs'lar DİSK önderlerinin ve devletin engellemesine rağmen her yerde kutlandı. 79'da DİSK'in iktidardaki CHP iktidarı ile anlaşıp yürüyüş yapmasına rağmen, işçiler her yerde yine kutlamalarını yaptılar. 12 Eylül Cuntasının gelişiyle birlikte 1 Mayıs kutlamaları engellendi. Ama tamamen durdurulamadı. Her yıl yeni yeni gösteriler ve mücadele metotları gelişti. Burjuvazi olmadık çarelere başvurdu, ama nafile. İşçi sınıfının selini kimse durduramadı.
Bugün yeniden bir 1 Mayıs yaşıyoruz. Bugün artık susturulmuş, dağıtılmış cansız bir işçi sınıfı yoktur, ama Türkiye … işçi sınıfı kendi yaşantısıyla önemli dersler ve tecrübeler çıkarmıştır. Bugün örgütlenme-propaganda ve grev özgürlüğü için daha somut mücadele koşulları yaratılmıştır. İş kanunlarının, işsizliğin, sosyal farklılıkların giderek arttığı bir ortamda işçilerin susturulması, mücadelelerinin bastırılması biraz daha zorlaşmıştır.
Bugün Kürt ulusu ve ezilen milliyetler üzerinde yoğun bir asimilasyon ve soykırım uygulanıyor. Çeşitli uluslardan işçiler ve emekçiler arasına şovenist-ırkçı düşmanlıklar ekiliyor. Bir yandan Kafkas ve Balkanlarda ulusların yok edilmesini silah olarak kullanan Türk egemen sınıfları, öte yandan ülkemizde tüm milli azınlıkların haklarını yok ve inkar etmeye çalışıyor. İşçi sınıfının sarı-revizyonist sendikal önderlikleri de bunları görmemezlikten gelerek, enternasyonal dayanışma ruhunu ekmeyerek Türk şovenizmine hizmet ediyorlar.
Bugün işçi sınıfının görevi, 1 Mayıs'ları devrimci geleneğine uygun bir tarzda kutlamaktır. Görev emperyalizmin tüm gürültülerine rağmen işçi sınıfının iktidarı olan sosyalizmin propagandasını yapmaktır. Görev, tüm milliyetçi ve şoven düşüncelere karşı enternasyonal proletaryanın birliğini savunmaktır. Görev her türlü örgütlenme, propaganda ve eylem özgürlüğünün alınmasıdır. Görev, işyerlerinde sarı sendika ve patronun ajanlarını dıştalayacak olan grev ve mücadele komitelerini oluşturmaktır.
Sözümüzü Yılmaz Güney'den yapacağımız bir alıntıyla bitirelim.
"1 Mayıs, işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günüdür.
1 Mayıs, her türden dar burjuva milliyetçiliğine, oportünizme ve reformizme karşı proletarya hareketinin en anlamlı enternasyonal bayramıdır.
1 Mayıs, onu devrimci içeriğine uygun bir şekilde kutlamak için, ellerinde kızıl bayrakları ve gökleri inleten enternasyonal marşlarıyla işçilerin ücretli kölelik sistemi olan kapitalizme karşı mücadele kararlılıklarını ve yeni bir topluma duydukları özlemi haykırdıkları bir mücadele günü olmalıdır!…
1 Mayıs, bu ölüm-dirim kavgasını zaferle sonuçlandırmak… egemen sömürücü burjuvaziyi alaşağı etmek… ücretli kölelik zincirlerini parçalamak…insanın insan tarafından sömürülmesine, işkence ve zulüm altında inletilmesine son vermek…sınıf ayrıcalıklarını ve bizzat sınıfların kendilerini ortadan kaldırmak ve "HERKESTEN YETENEĞİNE GÖRE, HERKESE İHTİYACI KADAR" şiarının gerçekleşeceği komünist toplumu kurmak uğruna mücadeleyi hızlandırmak için bir çağrıdır. Aynı zamanda 1 Mayıs, devrimci mücadelenin dayattığı güncel görevlerimizi daha da bilinçli olarak kavramamız, onlara derinden sarılmamız, kendi hata ve zaaflarımızla hesaplaşmamız için bir çağrıdır.
Bugün, gerek ulusal ve gerekse uluslararası planda Marksist-Leninistlerin en önemli görevleri, burjuva düşüncesinin ve onun işçi sınıfı içindeki uzantısından başka bir şey olmayan oportünizmin her türüyle mücadele etmek, işçi sınıfının bilimsel sosyalizmin öğretileriyle donanmasını sağlamak, Marksizm-Leninizmin granit gibi sağlam ilkeleri üzerinde yükselen gerçek sınıf partilerini, proletarya devrimine önderlik edebilecek güçlü komünist partileri bütün yönleriyle inşa etmek, krizin etkisiyle daha büyük sayıda kavga alanlarına atılan sömürülen kitlelerin mücadelelerini, emperyalizme, artan emperyalist savaş tehlikesine ve bizzat kapitalist düzenin kendisine karşı yöneltmektir."
Yunanca uyku anlamında ki "narke"den gelen ve İngilizce'ye "narkotik" olarak geçen uyuşturucu sözcüğü, uyuşturma özelliği olan, uyuşturan, duymaz hale getiren demektir. Uyuşturucu madde kavramı genellikle, uyuşturma özelliğine sahip maddeleri ifade eder.Ancak, keyif veren, kışkırtan, yatıştıran, uyanıklık sağlayan kimi maddeler içinde kullanılmaktadır. Uyuşturucu maddeler; merkezi sinir sistemini etkileyerek kullanan kişinin ruhsal ve fiziksel dengesini bozan; bu kişide fiziksel ve ruhsal bağımlılığa yol açan; kişisel ve toplumsal yönden ekonomik ve sosyal çöküntü oluşturan maddelerdir.
UYUŞTURUCU MADDELERİN SINIFLANDIRILMASI:
Uyuşturucu maddeleri türlerine göre aşağıdaki sınıflandırmaya tabi tutabiliriz;
Gencin içinde bulunduğu aile, okul, yakın çevre alkol kullanan, bağımlı olan genci ne kadar erken fark eder, ona yardımcı olmaya çalışırsa, gencin bağımlılıktan kurtulma şansı o kadar artar.
Teşhis belirtileri fiziksel ve ruhsal-toplumsal olarak iki grup içinde toplanır. Bunların birkaçının bir araya gelmesi alarmı harekete geçirir.
TOPLUMSAL RUHSAL - Duygu durumu değişikliği - İlgi-istek kaybı - Donukluk - Bilişsel bozukluklar - Başarıda azalma - Bakımsız dış görünüş - Gerçek dışı konuşma - İçe kapanma - Çevre değişikliği - Konuşma içeriğinde değişme - Aşırı para harcama - Suç işleme eğilimi - Evden uzaklaşma - Madde kokusu
Madde Kullanan Kişi Nasıl Anlaşılır?
Madde kullanan kişiyi anlamak için kesin bir ölçü yoktur. Kişilerde görülen davranış değişikliklerini hemen uyuşturucu kullanımına bağlamak yanlış olur. Unutulmamalıdır ki; ergenlik döneminde de bedensel değişiklikler görülür.
Uyuşturucu madde kullanan kişilerde görülen davranış değişiklikleri şöyle özetlenebilir: - Arkadaş çevresi değişir. - Aile ilişkileri azalır, odasında yalnız kalmayı tercih eder. - Okul başarısı ve okula devamı azalır. - Daha fazla para harcamaya başlar - Bazen neşeli, sakin, bazen öfkeli, saldırgan davranışlar gibi ruhsal değişimler gün içinde gözlenir.
Çocuğunuzun Uyuşturucu Madde Kullandığını Anlarsanız Bu Konulara Dikkat Edin! Anne ve babalar; çocuğunuzun uyuşturucu kullandığını anladığınızda; 1- Paniğe kapılmayınız, 2- Öfke ile hareket etmeyiniz, 3- Sorunu görmezden gelmeyiniz, 4- Durumu gözlemleyiniz, 5- Çocuğunuzun sosyal çevresini inceleyip, sorunun kaynağını tespit etmeye çalışınız, 6- Çocuğunuzun arkadaş ilişkilerini gözden geçiriniz, 7- Çocuğunuzun uyuşturucu madde kullanmasının sebeplerinin arasında, sizin de eksik ve yanlış davranışlarınızın olduğunu göz ardı etmeyiniz, 8- Çocuğunuza kesinlikle kötü davranmayınız, onu suçlamayınız, 9- Uzman bir hekimin bilgisine başvurunuz 10- Uzman hekimin tavsiyeleri doğrultusunda hareket ediniz, 11- Çocuğunuzu sıkmadan, sevgi ve şefkatli bir yaklaşımla ona daha fazla zaman ayırınız, 12- Aile bağlarını gözden geçirip, sorunları giderip, güçlendirmeye çalışınız, Gençlik ve Uyuşturucu
ERGENLİK Ergenlik on üç yaşlarında başlayan ve yirmi yaşlarına kadar devam ettiği kabul edilen cinsel fizyolojik ve bilişsel yönden olgunlaşma süreci olarak adlandırılabilir.Tüm ergenlerin uyuşturucu madde kullanmaya başlama riski vardır. İradesizlik, kişilik zayıflığı madde kullanmak için mutlak etkenler değildir.
Ancak madde kullanmaya başlayan gençlerde ortak bazı özellikler dikkat çekmiştir: - Ani tepkiler veren -Saldırgan ya da asi davranışları olan -Her şeyi reddeden -Davranış bozukluğu gösteren -Aykırı davranışlar içinde bulunan -Erken yaşlarda davranış problemleri olan -Çabuk heyecanlanan -İçe dönük olan -Fazlasıyla itaatkar olan -Yaşıtlarından aşırı etkilenen
UYUŞTURUCU KULLANAN GENÇLERİN AİLELERİNDE BENZER BAZI ÖZELLİKLER BULUNMUŞTUR -Parçalanmış, boşanmış aileler -Ebeveynlerden birinin kaybı -Aile içinde uyuşturucu madde kullanan bir üyenin varlığı -Aile içi iletişim eksikliği -Baskıcı ve ilgisiz aile -Aile içinde gencin özdeşim kurabileceği bir bireyin olmaması
MADDE KULLANMAYA GENÇLER DAHA ÇOK NASIL BAŞLIYOR? Gençler en sık olarak merak nedeni ile madde kullanmaya başlamaktadır. Bu nedenle uyuşturucuya karşı özendirici davranışlardan kaçınmak gerekir. Arkadaş baskısı ikinci önemli etkendir. Bir arkadaş ortamında yapılan ısrara çoğunlukla dayanılamamaktadır. Arkadaş grubunun dışında kalmak, onlardan farklı olmak korkusu yaşanmaktadır. Gencin kendini kanıtlama güdüsü ile bir de buna merak eklenince kullanım kaçınılmaz olmaktadır. Bu nedenle gencin kendi hakkını koruması, “hayır” diyebilmesi çok önemlidir. Sorunlarını çözmek için başka yol kalmadığına inandıkları anda kullanım sıklaşır. Bir başka deyişle çaresizlik önlemi bir etkendir. Bu nedenle gençlere sorunlar ile başa çıkma yöntemlerinin öğretilmesi önem kazanmaktadır. Bu sorun karşısında nasıl davranmaları gerektiğinin öğretilmesi ve bugüne kadar kullandıkları yanlış davranış biçimlerinin düzeltilmesi gerekir.
O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.
İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1)
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda, - "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu. - "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler. Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum! "Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.
Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar: "Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler. Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi. Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi. Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler. Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.
Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2)
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz. Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Cinsellik her insanın bilmesi ve öğrenmesi gereken bir konudur ve doğal bir ihtiyaçtır. Ne var ki çoğumuz cinsellik konusunda yeterli bilgiye sahip değiliz ve cinsellik hala bizi utandıran, kulaktan dolma bilgilerle merakımızı gidermeye çalıştığımız, konuşulması ayıp bir konu olmayı sürdürüyor.
Hayatımızı tesadüflere bırakmamak için, maddi şartlar, kariyer, elde etmek istediklerimiz ve bir takım isteklerimiz gerçekleşmeden çocuk sahibi olmak istemiyoruz. Oysa istenmeyen gebeliklerden veya planlanmamış doğumlardan korunmak elimizde. Bunlara nasıl dur diyebiliriz, doğum kontrol yöntemleri nelerdir, doğum kontrol yöntemlerinden hangisini kullanmamız gerekir, nelere dikkat etmeliyiz? Bu sorularının cevabı hazır.
Ülkemizde pek çok kadın istemediği, hatta sağlık açısından ciddi sakıncaları olduğu halde gebe kalıyor. Uzmanlar doğum kontrolü ya da diğer adıyla aile planlamasını, istenildiği zamanda ve istenildiği sayıda çocuk sahibi olabilmek olarak tanımlıyorlar. Bu konuda bilgili olan çiftler çocuklarının sayısı, sıklığı ve zamanlaması konusunda her türlü baskıdan uzak, özgürce dilediği gibi karar verebiliyor.
Gebeliğin Önlenmesi ( Doğum Kontrolü )
Cinsellik her insanın bilmesi ve öğrenmesi gereken bir konudur ve doğal bir ihtiyaçtır. Ne var ki çoğumuz cinsellik konusunda yeterli bilgiye sahip değiliz ve cinsellik hala bizi utandıran, kulaktan dolma bilgilerle merakımızı gidermeye çalıştığımız, konuşulması ayıp bir konu olmayı sürdürüyor.
Hayatımızı tesadüflere bırakmamak için, maddi şartlar, kariyer, elde etmek istediklerimiz ve bir takım isteklerimiz gerçekleşmeden çocuk sahibi olmak istemiyoruz. Oysa istenmeyen gebeliklerden veya planlanmamış doğumlardan korunmak elimizde. Bunlara nasıl dur diyebiliriz, doğum kontrol yöntemleri nelerdir, doğum kontrol yöntemlerinden hangisini kullanmamız gerekir, nelere dikkat etmeliyiz? Bu sorularının cevabı hazır.
Ülkemizde pek çok kadın istemediği, hatta sağlık açısından ciddi sakıncaları olduğu halde gebe kalıyor. Uzmanlar doğum kontrolü ya da diğer adıyla aile planlamasını, istenildiği zamanda ve istenildiği sayıda çocuk sahibi olabilmek olarak tanımlıyorlar. Bu konuda bilgili olan çiftler çocuklarının sayısı, sıklığı ve zamanlaması konusunda her türlü baskıdan uzak, özgürce dilediği gibi karar verebiliyor. Gebelik nasıl gerçekleşir? Gebelik kadın yumurta hücresi ile erkek sperminin karşılaşması ve spermin yumurtayı döllemesi yoluyla gerçekleşir. Tüpler içinde döllenen yumurta bölünür ve tüpler aracılığıyla rahim içine gelir. Rahim iç duvarı uygun durumda ise oraya yerleşir, eş denen organ oluşur ve bebek anne rahminde büyümeye başlar. Bu gelişim 40 hafta sürer.
Gebeliğin önlenmesi ; Yumurtayla erkek tohum hücresinin birleşmesini engelleyen araç ve uygulamalar gebeliğin önüne geçer ve gebeliği önler. Bireyler kendilerine uygun yöntemleri seçerek istemedikleri gebelikleri önleyebilirler.